YAŞAM BU KADAR ZOR OLMAK ZORUNDA MI?
Yaşadığımız dünya giderek dar gelmeye başlıyor.
Kardeşlik, komşuluk, misafirperverlik vs… hasletler artık kara kaplı kitapların arasında kaybolup gitmeye mahkum gibi.
Bireysellik, bencillik ve katma değeri olarak alabildiğine yalnızlık artık insan oğlunun makus kaderi.
Bu makus kaderi ise modern toplumun bize sunduğu ve raflarda satın alabildiğimiz dışı janjanlı malzemeler ile bir nebze olsun dindirmeye çalışıyoruz hepimiz.
Yalnızlık diz boyu, hatta diz boyunun ötesinde nerdeyse boyumuzu aşmış durumda.
Başkalarının hayatını izleyerek, kendi hayatımız şükreder durumdayız
Pespayelik ve bayağılaşma artık sıradan vakalar haline geldi
Mahremiyet ve iki insan arasında duvarlar arasında yaşanması gereken “derin mevzular” ise davul zurna ile yedi cihana büyük bir gurur ile sunulmakta!
Eş arayan, eşini terk eden, boynuzlanan, boynuzlayan, evden kaçan, eve haps olan tekmili birden hepsi sahnede.
İlişkilerin boyutu cüzdan ile fizik arasına sıkışmış fare gibi zıplamakta!!!
Yaşam gerçekten bu kadar zor mu bizim için?
Eskiden daha mı mutluyduk?
Siyah beyaz tv’lerimizin karşınsında unutulmaz Türk filmlerini izlerken döktüğümüz göz yaşlarımız daha mı sahiciydi?
Ekmeğimiz daha poşete girmemişken, mahalle fırınından aldığımız sıcacık ekmeğin kokusu daha mı gerçekçiydi?
Yoksa biz daha mı küçüktük?
Yaşadığımız dünyaya bir sis perdesinin gerisinden mi bakıyorduk?
Etrafımızdaki mutsuz insanları mutlu gördüğümüz sihirli bir gözlüğümüz mü vardı?
Soruları ve yanıtları çoğaltmak mümkün.
Ama tek bir gerçek var.
Yaşadığımız dünya, bizlere çok farklı şeyler sunsa bile; geride sadece yalnızlık, bıkkınlık, pespayelik, düzeysizlik ve kocaman bir mutsuzluk kalıyor.
Yorum (0) Yorum yaz!
KADINDAN KENTLER YA DA KADIN ÖYKÜLERİ…
Murathan MUNGAN’ın Metis Yayınları’ndan çıkan kitabını mutlaka meraklı okurlar bir solukta okumuştur.
Kadından Kentler… Her ne kadar, kandın öykülerini içinde barındırsa bile, satır aralarında güncel politikaya, kangrenleşen ve iyeleşmez bir hal alan sorunlara pratik çözümler sunan bir baş yapıt olarak çıkıyor karşımıza…
Kitaptaki kentlere yaşam öyküleri ile hayat veren kadınların temel özelliğini “mutsuzluk, hayatta istediğini başaramama ve geçmişe ciddi anlamda özlem” oluşturmaktadır.
Zaman zaman öz eleştirileri de görmekteyiz. Örneğin “Burası Ankara İl Radyosu, Şimdi…” adlı öyküde bir dönem sol dalga içinde kendini ifade etmeye çalışan ve kendi çapında büyük bedeller ödeyen kahramanımızın öz eleştiriyi dikkatle değerlendirmek gerekir: “Çoğu kez bana karşı olduğunu hissettiğim düşman dünyada kendime bir yer açmaya çalışırken, etrafıma ve kendime verdiğim hasarın boyutlarını anlamam yıllarımı aldı.”
* * *
Kadınlar arasındaki bir birini çekemezlik ya da “dayanışma yoksunluğunu” ise acımıza bir biçimde eleştirmektedir satır aralarında… “Ancak bir başkasının üzüntüsünde yıkandıktan sonra kendini hafiflemiş, rahatlamış ve daha iyi hissedebilecek”
Evlilik kurumunun giderek bir şirket mantığına bürünmesini ise şiddetle eleştirmektedir: “Sonraları bir çok evli çiftin, evlilik sözleşmesinin geniş şemsiyesi altında birbirlerinin vitrinlerine “konu mankenliği” ettikleri bir hayatı sürdürdüklerini görmüştü.”
Diyarbakır’da geçen öyküde, “Kürt meselesi”ne her iki taraftan bakabilmekteyiz. Öykünün ana karakterlerinden Aslı, “sol görüşlü” bir gazetecidir. Onun çocukluk arkadaşı Birsen ise terörle mücadelede çalışan ve adı “işkenceci”ye çıkan bir polisin eşidir. Aslı’nın Diyarbakır’a ve özde Kürt meselesine bakışını: “Unuttun mu burası Türkiye’nin vicdanı” demişti. “İnsanlığımızı tartıyoruz burada” cümlesi ile ifade ederken, “Kocamın işlerinden dolayı açılamıyoruz bir yerlere. Malum. Her yer terör!”
* * *
Yalnızlığın kutsandığı, geçmişin bir “tatlı rüzgar” gibi hepimizi yalayıp serinlettiği KADINDAN KENTLER aslında hepimizin içinde olduğu ve yaşadığı öyküler… Adımız ne olursa olsun, ya da statümüz fark etmiyor. Hepimiz bu coğrafyanın bize sunduğu “ortak kültür” ile şekillenmişiz. Temelimizde “mutsuzluk, mutsuzluğumuz maskelemek, geçmişe bir o kadar sıkı sıkı sarılmak var”
Yorum (0) Yorum yaz!
ERKEKLERİ ANLAMA KLAVUZU:-)
Erkekleri Anlama Klavuzu diye bir rehber çıkarılsa kadınların baş ucu kitabı olsa… Ehh, hiç de fena olmaz.
Erkekleri anlamak her ne kadar kolay gibi görülebilir ama aslında çok bilinmeyenli denklem gibidirler mübarekler…
Bazen küçük bir erkek çocuğu, bazen emziği elinden alınmış bir bebek, bazen hırçın ve yaramaz bir çocuk, bazen su katılmamış saf bir romantik, bazen de "ayıptır söylemesi" tam bir odun halleri vardır…
Erkekleri anlamak ve çözmek için, öncelikli olarak kadının zeki, sabırlı, erkeğin her ruh durumuna göre kabuk değiştiren bir yapısı olmalı…
Gel gör ki kadınlarımız da çoğu zaman anlamaya ve anlaşılmaya muhtaç… Aşırı merak, dırdır, kıskançlık, kendini her şeyin merkezine koyan zihniyet kadınlarımızı bu savaşta ilk andan itibaren yenik düşürüyor.
Güvensizlik, kaybetme duygusu, kendine yetememe hasletlerinden ne kadar uzaksanız kazancınız da bir o kadar da fazladır…
* * *
Bu arada erkekleri evrelerine göre de değerlendirmek en doğrusu. Flört döneminde su katılmamış bir romantik olan erkeklerimiz gerektiğinde Ferhat gibi dağları delecek kabileyettedir… Karşıdakini “tavlama” ya da “kendine ram etme” evresi olarak da telakki edilebilecek bu flörtöz dönemlerde kadınlarımız da erkeklerimizde kendilerine ait tüm kötü meziyetleri bir pandoranın kutusu içinde saklamayı büyük bir başarı ile hallederler… Bu dönem, erkek ve kadının belki de en “mesut ve bahtiyar” dönemidir.
“Kendine ram etme” dönemini büyük bir başarı ile sağlayan erkeklerimizin bu evreden sonraki dönemi ise tam bir felakettir. Sahiplenme, hafif maço tavırların yavaştan yavaşa kol gezdiği bu süreci iki er minderine çıkan iki pehlivanın hafiften hafife bir birbirini yoklaması olarak da telakki etmek mümkündür.
İlişkinin giderek rayına oturduğu ve resmiyet kazandığı dönemde de fark eden bir şey yoktur. Yine pandoranın kutusu kapalıdır, arada bir sadece sağanak yağışlar, kasavetli ve sisli havalar olsa bile hayat günlük güneşliktir.
Ne zamanki, işler resmiyete bürünür; iki insan sihirli deftere imza koyar; herşey toplum katında daha ciddi bir kurum içinde algılanır; işte o zaman pandoranın sihirli kutusu ilk aylarda arada bir daha sonraki aylarda ise bazen hafta, bazen de günde bir iki defa açılıp durur…
En tehlikeli ve belki de anlaşılmaz süreç budur… Kıskançlığın kol gezdiği, gömlek yakalarının K-9 polis köpekleri gibi büyük bir itina ile kontrol edildiği, cep telefonları ve e-maillerin çaktırılmadan gözetim altında tutulduğu bu dönemde kadınların en büyük handikapı başlar: DIRDIR…. Erkeği canından bezdiren, giderek evden barktan uzaklaştıran günler ve ayların su yüzüne çıktığı dönemdir.
Güneşli günler aileye katılacak mini minnacık bir bebek haberi ile tekrar geri gelir. Sayılı günün ömrü tez biter demiş atalarımız, çok doğru demiş…
O minik bebek dünyaya gelir gelmez, herşeyin ilgi odağı olur… Annenin tüm kıymetli zamanı o bebeğin emrindedir… Babamız için en tehlike çanları çalmaya başlar! Elinden emziği alınan küçük bir erkek çocuktur şimdi o.
İlgi ve alakayı cezbedecek yeni alanlar arama zamandır artık!!!
Hayat bu minval üzerinde devam eder durur… dünyanın devri daim etmesi gibi… Ne erkeklerimiz marstan ne de kadınlarımız venüsten gelmiştir. Her ikisinin de bu ilişkide hataları ve sevapları vardır. Kimse sütten çıkmış ak kaşık kadar temiz değildir.
Yorum (0) Yorum yaz!
ARANILAN SÜTYEN BULUNDU!
Malum kadınlar kadar çarşı pazar gezip de bir şeye karar veremeyen mahlukat yoktur dünya yüzünde…
Alacakları nesnenin feriştahı gelse bile bazen “katır inadı” tutar, “yok orasında dikiş hatası var, yok burasında renk karmaşası var” diyerekten bin dereden bin su akıtıp koskocaman bir baraj göleti meydana getirebilirler… Bunu hoş görmek ve bazen de olduğu gibi kabul etmek lazım…
Bir hatun arkadaşımız, geçen gün gezmedik semt ve alışveriş merkezi bırakmadı ama hala daha eli boş döndü. Aradığı bir sütyendi… Sütyen deyip geçmemek lazım; o sütyen ki memelerin fingirdeşmesini rapt u zapt altına almaya çalışan otoriter bir annedir aynı zamanda… Memeler istediği kadar fingirdeşmeye meyilli olsun. Sütyeni giydiği an, biraz daha cool bir tavır içine girmeleri an meselesidir.
Aranılan sütyen nasıl bir şey diye fazlaca da kendinizi yormayın. Altı üstü minik iki parça ve belki biraz da bir iki dantel parçası olarak tahayyül edebilirsiniz ama bizim hatun kişi için durum böyle değil!
Birincisi sütyenin altında memeleri destekleyen ve belki de onu bir on dörtlüğün memesi gibi herkesin gözüne batıra batıra sokan ince demirin esnekliği ve kullanışlılığı birinci derecede aranılan özelliktir.
İkinci özellik ise kullanılan kumaştır. Bulaşık süngerini andıran sütyenler, bizim kızı asla ve kat’a kesmez… Kullanılan kumaş ‘havı dökülmüş” o ipek teni hırpalamamalı onu bir mücevher gibi sarıp sarmalamalıdır.
Dikişler de çok önemlidir… İğnenin battığı iki aralık, iki sevgiliyi ayıracak kadar derin ve uzun olmamalıdır. Biraz daha samimi ve biraz daha yakın olmalıdır.
Renk konunda ise kadınların fazla seçeneği yok gibidir. Sütyenler, ya beyaz, ya ten rengi ya da siyahtır…
İşte bu tüm detayları içinde barındıran ve fiyatı cep yakmayan bu sütyen en nihayetinde bulunmuştur. Beşiktaş’ta, minik bir dükkanın minik bir vitrininde…
BİR PROFOSÖR SİZCE YALAN SÖYLER Mİ?
Bir bilim adamı, elindeki tüm verileri analiz etmek ve sonrada elde ettiği sonucu objektif bir tarzda yayımlamakla yükümlüdür.
Ama ülkemizde maalesef yapılan çalışmalar ya menkıbelere dayandırılmış, ya Avrupa ve diğer Batılı ülkelerden hafif araklamalar yapılmıştır. Ha, kendine özgü çalışma yok mudur, vardır… Ama bir elin beş parmağından daha azdır.
Bu yazıyı yazmamın temel nedeni www.hurriyet.com sitesindeki haberdir: “İlahiyat Profesörü Süleyman Uludağ, "Sûfi Gözüyle Kadın" adlı kitabında "cinsel gücün keramet olduğunu" savunuyor.”
Sayın profosörümüz, menkıbelere dayandırdığı ve kendisine göre gayet bilimsel olan bu çalışmasında 84 yaşındaki bir Hak Eren’in 14 yaşındaki kıza bir gecede 60 defa sahip olmasını allandıra ballandıra anlatıyor.
Habere istinaden Sayın profosörümüze şunları sormak lazım:
1. Efendim sizin bir gecedeki performans sayınız kaçtır?
2. Yaşınızın ilerlemesi ile birlikte performans sayınız artmış mıdır?
3. Bir gecede bu sayıyı egela edemeyecek olan 80’lik dedelerin ölümünden sorumlu tutulacak olursanız nasıl bir savunma yaparsınız?
4. Yaşı daha genç olan ama maalesef bu sayıyı kıramayan ve kırması da hiçbir zaman mümkün olmayan zavallı gençlerimizin halini hiç ama hiç düşündünüz mü?
Düşünmediğiniz ortada. Laf ola beri gel… Sizin çalışmanız da bu kadar bilimsel…
Eminim bu çalışmanız profosörlük ünvanını almanızda da size ciddi anlamda yardımcı olmuştur.
ACI GERÇEK
Gazete haberlerini okumaktan ciddi anlamda bunaldım
Yüreğim sıkıştı, kanım dondu.
Belki bunlar klişe ama doğru
Bir tarafta “İman, din ve Müslümanlığı kimseye bırakmayan, tv ekranlarında ve de özellikle kadın programlarımda arzı endam eden bir ayağı çukurda bir “köşe taşı”
Diğer tarafta ekonomik sıkıntılar nedeni ile daha 14 yaşındaki kızını bu “ihtiyara” peşleş çekmekten utanmayan ve arlanmayan belki de hiç ama hiç vicdanı olmayan bir anne
Öte yanda, hiçbir suçu olmamasına rağmen tüm hayatı kararan ve “cinsel tacizi”in izlerini tüm ömrü boyunca ruhunun en derin yerinde bir kara leke olarak saklayacak masum küçük bir kız
* * *
Topkapı Sarayı’ndaki kutsal emanetlerin bekçisi olan gece gündüz elinden kutsal düşürmeyen, belki de başını hiç ama hiç seccadeden kaldırmayan ama kaldırdığında da chatten ayarttığı 14-16 yaşındaki erkek çocukları ayartan ve onlarla cinsel ilişki kuran bir imam…
* * *
Gözümün önünde iki film karesi donmuş sanki: “Osama” ve “Uçurtma Avcısı”
İsleyenler bilir, her iki filmde Taliban dönemindeki Afganistan’da geçmektedir.
İki filmin belki de ortak özelliği “cinsel taciz ve tacavüz”dür.
Biri küçüçük bir erkek çocuğuna, diğeri ise Taliban baskısından kurtulmak amacı ile erkek kılığına giren kız çocuğunun kurtuluş olarak dedesi yaşındaki molla ile evlendirilmesi.
Keşke hayat hep bir filmin karesi gibi geçici olsa desek bile, maalesef son dönemlerde izlediğimiz dramlar bir film karesi değil.
Hayatın ta kendisi
Tv tabiri ile demek gerekirse “acı gerçek”
ENİGMA
Müziği, ambient veya new wave olarak nitelendirilen Enigma’yı, Michael Cretu oluşturuyor. Belli dönemlerde Jens Gad, T.A.A.W., Andru Donalds, ilerde eşi olarak göreceğimiz Sandra ve Ruth Ann’ın da birlikte çalıştığı Cretu, 18 Mayıs 1957 tarihinde Romanya’nın Bükreş şehrinde dünyaya gelmiş, yüksek hedefler belirleme alışkanlığına çocukken başlamıştı. Konser piyanisti olmaya karar verdiğinde henüz 8 yaşında olan bu küçük adam, Bükreş’te klasik müzik dersleri aldıktan üç yıl sonra Fransa’ya gtti. Burada bir süre eğitimini sürdürdü ve henüz 21 yaşındayken, Almanya’nın Frankfurt kentinde okuduğu müzik akademisinde derece alma başarısını gösterdi. Genç müzisyen, birkaç yıl sonra tüm dünyanın ilgiyle takip ettiği ve büyülenerek dinlediği Enigma’yı yaratacaktı.
Michael Cretu, kariyerine yapımcı olarak başladı ve 1980 yılında ilk altın kayıt ödülünü aldı. Birlikte çalıştığı sanatçılar arasında Hubert Kah, Peter Cornelius, Moti Special ve Sylvie Vartan gibi isimler bulunuyordu. Bir süre sonra tanıştığı şarkıcı Sandra Lauer ile birlikte yaşamaya başladı. Michael Cretu, Avrupa tarzı dans şarkıları seslendiren Sandra için 1985 yılından başlamak üzere tam 7 albüm düzenledi. Bu çalışmalar arasında, genç şarkıcının ilk uluslararası hit singleı olan ve otuzu aşkın ülkenin müzik listelerinde zirveyi kimseye kaptırmayan "Maria Magdalena" da yer alıyordu.
Yapımcılık kariyerindeki başarılı çalışmaların ardından ilk solo albümü olan "Legionare"i 1983 yılında müzikseverlerin beğenisine sundu. Virgin Kayıt Şirketi etiketiyle piyasaya çıkan "Legionare", Amerika’da dağıtılamadı. Belki de bunun için Cretu’nun yeni bir kimliğe bürünmesi gerekiyordu.
Art of Noise ve Pink Floyd gibi topluluklardan esinlenerek çalışmalarını Enigma’nın ilk albümü "MCMXC a.D."de topladı. Adıyla Roma rakamlarında 1990’ı ifade eden çalışma, bu yılın 3 Aralık gününde piyasaya çıktı. Cretu, böylece Amerika pazarına da girmeyi başarmış ve albüm, 12 Şubat 1991’de bu ülkede de raflardaki yerini almıştı. Sanatçının başarıları, dünya çapında 12 milyonun üzerinde bir satış rakamına ulaşılması ve 25 ülkede altın ve platin kayıt ödüllerinin alınmasıyla daha da pekişti.
"MCMXC a.D." albümünde Enigma’yı, Cretu ve David Fairstein oluşturmuştu. Albümün başında ilginç bir giriş paragrafı vardı; "İyi akşamlar. Enigma’yı dinliyorsunuz. Önümüzdeki bir saatlik sürede sizi başka bir dünyaya; müziğin, ruhun ve meditasyonun dünyasına götüreceğiz. Işıkları söndürün, derin nefes alın ve rahatlayın..." Ve tempo: "Yavaşça hareket etmeye başlayın... Çok yavaş. Ritmin sizi alıp götürmesine, size yön vermesine izin verin."
Enigma müziğinin büyüsü, ""MCMXC a.D."" ile müzikseverlere ulaşmıştı. Ancak bazı şarkıların erotik ve ’sakıncalı’ bulunan sözleri, çeşitli ülkelerde kiliseler tarafından tepkiyle karşılanmış ve katolik kesimin çoğunlukta olduğu dinleyici kitlelerine sahip radyo istasyonları, bu parçaların yayınını yasaklamıştı. Bu durumdan rahatsızlık duyan Cretu, inançsız biri olmadığını, şarkılarına gösterilen tepkileri ise anlayamadığını belirtmişti.
Bir yanda bu gelişmeler yaşanırken hayranları Enigma’yı bağırlarına basmış, 1991’in Ocak ayında "Sadeness Part I", yedi Avrupa ülkesinde listebaşı olmuştu. Almanya’da tüm zamanların en çok satılan single çalışması durumuna gelen, Belçika, Hollanda, İsviçre, Avusturya, İngiltere ve Yunanistan’da da müthiş bir grafik çizen "Sadeness Part I", Amerika’da da büyük ilgiyle karşılandı ve platin single sertifikasına layık görüldü.
1993 yılında film yapımcısı Robert Evans, Michael Cretu’ya "Sliver" isimli filminin müziğini yapması için teklif götürdü. Bunun üzerine Cretu, bir sonraki Enigma albümünde de "Age of Loneliness" adıyla yer alacak olan "Carly’s Song" ve "Carly’s Loneliness" adlı iki parça kaydetti. Bundan önce ilk albümden bazı şarkılar, "Single White Female" ve "Boxing Helena" isimli filmlerde kullanılmıştı.
Ve Enigma’nın ikinci albümü "The Cross of Changes", Aralık 1993’te Avrupa’da, birkaç ay sonra da Amerika’da piyasaya sunuldu. Cretu albüm için tam üç yıl çalışmıştı. Belki de bu, bir röportajında Larry Flick’e söylediği şu sözleri daha iyi anlamamızı sağlayacaktı; "Müzik ruhumun bir parçası ve her şeye o karar veriyor."
GEORGHE ZAMFİR
Romanyalı ünlü panflüt virtüözü.
1941 yılında Romanya'da doğan Zamfir, ilk önce kendi kendine başladığı müzik eğitimini daha sonra Bükreş Müzik Akademisinde Fanica Luca'nın öğrencisi olarak devam ettirdi. (1968)
Romanya'da 1960'lı yıllarda İsviçreli etnik müzik araştırmacısı Marcel Cellier tarafından keşfedilen Zamfir, 50 yıllık müzik kariyerinde 120 ödül aldı, albümleri ise 120 milyon sattı.
Müzikleri televizyon reklamlarında ve birçok sinema filminde kullanıldı.
farid farjad
Eski bir Fars çalgısı olan Rebabın modern şekli olan kemana belki de tarihi bağları nedeniyle bu kadar melankolik bir anlam yükleyebilen FARID FARJAD İranlı bir keman virtüözü.
Farid Farjad, 1938 yılında Tahran’da doğdu. 1966 yılında Tahran Müzik Konservatuar’ında klasik müzik üzerine master yaptı. Bundan sonraki dönemde Tahran Senfoni Orkestra’sında önemli görevler aldı. Fars Halk Müziği’nde çok derin bir birikime sahip olan Farjad, keman ile Batı Klasik Müziği üzerinde de çalışmalarda bulundu. Batı Klasik Müziği üzerindeki çalışmaları Fars müziğinin gelişiminde büyük öneme sahiptir.
Şu anda dünya üzerindeki en iyi keman virtüözlerinden biri olan Farjad’ın An Roozha I, An Roozha II, An Roozha III, An Roozha IV olmak üzere dört albümlük albüm serisi yayımlandı. Ayrıca sanatçının Golha Orkestrası adlı kolektif bir albümde de eserleri yayımlandı.
« Önceki :: Sonraki »